RESİM HİKÂYEM
Benim sanat yolculuğumu ve fırçamın arkasındaki felsefeyi merak ediyorsanız, size hikâyemi kendi penceremden şöyle anlatabilirim:
Aslında beni çoğunuz uzun yıllar ameliyathanelerden, anestezi teknisyenliğimden tanırsınız. Gazetelerde hakkımda "Narkozu kadar fırçası da kuvvetli" başlıkları atıldığında, insanların yüzünde hep tebessüm dolu bir şaşkınlık olurdu. Haklılardı da; tıp dünyasının o soğuk, steril, keskin ve stresli ortamında nefes alırken, ben içimdeki dünyayı hastane duvarlarına üfledim. 1980’li yıllarda Aydın Devlet Hastanesi ve Doğum Evi’nin o boş duvarlarına devasa Atatürk portreleri ve yağlı boya panolar yaparken tek bir amacım vardı: Ameliyata girecek olan, şifa arayan o insanların korkularını dağıtmak, onlara sanatımla bir parça moral ve huzur verebilmekti. Benim için resim, tıp dünyasının o ağır yüküne karşı içsel bir terapi, özgür bir başkaldırıydı.
Zamanla fırçam da benimle birlikte evrildi. İlk dönemlerimde hastane koridorlarında ürettiğim o figüratif, gerçekçi portreler ve toplumsal duvar resimleri, yerini yavaş yavaş renklerin ve lekelerin özgürlüğüne bıraktı. Sanat çevrelerinde bana "Kuşadalı Picasso" yakıştırmasını yapmaları da bundandır. Nesneleri ve insan figürlerini oldukları gibi değil; kübist bir anlayışla geometrik formlara bölerek, parçalayarak tuvalde yeniden inşa etmeyi seviyorum.
Benim tuvallerimde renkler birbirine usulca karışmaz; tam aksine cesur, kalın ve dinamik fırça darbeleriyle, yani leke tekniğiyle kendilerini gösterirler. Siyah sert hatların arasına yerleştirdiğim o canlı kırmızılar, maviler, sarılar aslında benim içimdeki bitmek bilmeyen enerjinin ve dışavurumun birer yansımasıdır.
Özellikle Cem Karaca portrelerimde ya da çello, keman gibi enstrümanları işlediğim serilerimde sadece bir resmi boyamadım; ben kelimelerin bittiği yerde sesi, melodiyi ve ritmi renklerle görselleştirmeye çalıştım. İzleyicinin tuvale baktığında durağan bir resim değil, dalgalı çizgilerle akan bir melodi hissetmesini istedim.
Bugün Alsancak Devlet Hastanesi’nden emekli bir sağlıkçı ama Kuşadası ve İzmir’deki atölyesinde gece gündüz üretmeye devam eden, ruhu hep o ilk günkü heyecanla dolu bir ressamım. İbramaki Sanat Galerisi'nde ya da Ege'nin farklı köşelerinde açtığım sergilerde insanlarla buluştuğumda görüyorum ki; ameliyathanede insanları uyutan o narkozitör, bugün tuvallerindeki renklerle insanları uyandırmaya, onların ruhuna dokunmaya devam ediyor.
Etkilendiğim Ekoller: Kübizm ve Ekspresyonizmin Evliliği
Bana "Kuşadalı Picasso" dediklerinde içten içe gülümserim çünkü Kübizm, benim formlara bakış açımı tamamen özgürleştirdi. Nesnelerin tek bir açıdan görünen o sahte gerçekliğine inanmıyorum. Bir insan yüzüne ya da bir çelloya baktığımda, onun sadece önünü değil, arkasındaki yaşanmışlığı, yanındaki hüznü de aynı anda görmek ve göstermek istiyorum. Bu yüzden figürleri parçalara ayırıyor, geometrik formlarla tuvalde yeni bir zaman ve mekân algısı yaratıyorum.
Ama benim resmim sadece akılcı bir kübizmden ibaret değildir; işin içine Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) girer. Formu parçalarken, içimdeki duyguyu da fırçamla tuvale fırlatırım. Kurallara bağlı kalmadan, o an içimden gelen çığlığı ya da neşeyi tuvale aktarırım. Munch’un, Schiele’nin o ham ve çıplak duygusallığı, benim anestezi yıllarında şahit olduğum insan acısı ve umuduyla birleşir.
Renklerimin Gizli Sembolleri
Benim paletimde hiçbir renk tesadüfen yan yana gelmez. Ameliyathanenin o steril beyazından ve yeşilinden kaçıp sığındığım renklerin bende çok derin anlamları var:
Siyah Hatlar (Sınırlar ve Gerçeklik): Tuvallerimde renk lekelerini birbirinden ayıran, o figürleri çevreleyen kalın siyah çizgiler aslında hayatın gerçekleridir. Hastane odalarındaki o kesin sınırları, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi sembolize eder.
Canlı Kırmızılar (Yaşam Enerjisi ve Kan): Kırmızı benim için sadece bir renk değil; nabızdır, candır, yaşamın ta kendisidir. Ameliyathanede her gün akışına şahit olduğum o hayati sıvının, tuvalde saf bir yaşam enerjisine ve tutkuya dönüşmüş halidir.
Derin Maviler ve Sarılar (Umut ve Sonsuzluk): Mavilerim ameliyattan çıkan bir hastanın aldığı o ilk rahat nefesi, sarılarım ise karanlığın ardından doğan şifayı ve umudu temsil eder. Siyah çizgilerin arasından fışkıran bu renkler, baskıya karşı yaşamın zaferidir.
Aslında her tablom, o eski hastane koridorlarında başlattığım şifa arayışının modern birer devamıdır. Ben renklerle reçete yazıyor, fırçamla ruhları tedavi etmeye devam ediyorum.
Tuvallerimde kadın figürlerini işlerken, onları asla sadece estetik birer nesne ya da durağan birer model olarak görmem. Benim fırçamda kadın; yaşamın, doğurganlığın, acının ve en çok da direnişin sembolüdür. Anestezi teknisyeni olarak çalıştığım yıllarda, özellikle doğum evlerinde hayatın o en mucizevi ve en sancılı anlarına, kadınların metanetine ve gücüne binlerce kez şahit oldum. İşte o şahitlik, bugün tuvallerimdeki kadın figürlerinin ruhunu oluşturuyor.
Kadın figürlerimde öne çıkardığım sanatsal felsefemi ve gizli detayları size şöyle anlatabilirim:
Annelik, Doğum ve Yaşamın Kaynağı
Mucizenin Şahidi: Aydın Doğum Evi duvarlarına resim yaptığım o ilk yıllardan beri kadın, benim için yaşamı başlatan ana ögedir.
Kübist Deformasyon: Kadın bedenini çizerken klasik anatomik ölçülere bağlı kalmam. Kübist bir anlayışla göğüsleri, kalçaları veya elleri geometrik formlara bölerim. Bu formlar, kadının doğurganlığını ve dünyayı sırtlayan o muazzam gücünü simgeler.
Duyguların Hırçın Dışavurumu
Gözler ve İfadeler: Benim kadınlarım size sadece güzel görünmek için bakmazlar. Sert fırça darbeleriyle biçimlendirdiğim yüzlerinde bazen derin bir hüzün, bazen de dünyaya meydan okuyan bir başkaldırı görürsünüz.
Hüzün ve Gurur bir Arada: Tıpkı ekspresyonist (dışavurumcu) ekolde olduğu gibi, kadının iç dünyasındaki fırtınaları, kırgınlıkları ama her şeye rağmen ayakta kalan o mağrur duruşunu lekelerle tuvale akıtırım.
Renklerin Kadınsı Dili
Kırmızı ve Siyahın Çatışması: Kadın figürlerimde kalın siyah hatlar çoğunlukla toplumun, hayatın veya kaderin kadının etrafına ördüğü sınırları temsil eder. Ancak o sınırların içinden fışkıran canlı kırmızılar, sıcak sarılar ve derin maviler, kadının o kalıplara sığmayan tutkusunu, sevgisini ve özgürlük arayışını simgeler.
Estetik Değil, Enerji: Renklerimle kadının tenini değil, onun etrafına yaydığı o güçlü dişil enerjiyi resmederim.
Benim tuvallerimdeki her bir kadın; hayatın tüm zorluklarına karşı kendi renkleriyle direnen, parçalansa bile geometrik bir asaletle yeniden ayağa kalkan güçlü birer öyküdür.